09 Kasım 2007 Cuma

Sosyalleşme ve Eğitim

Sosyalleşme ve Eğitim
İnsanlar tüm varlıkların içinde toplu halde yaşaması olmazsa olmaz olan yegane varlıktır denilebilir. İnsanlar aslında fiziksel özellikler açısından diğer canlılar arasında en zayıf olan varlıktır. Bir aslan yavrusu çok kısa sürede ayağa kalkıp avlanmaya başlarken insan yavrusu için bu sürenin ne kadar uzun olduğu bilinmektedir. İnsanoğlunun bu acziyeti onu toplu yaşamak zorunda bırakmaktadır. Bu anlamda toplu yaşama ya da sosyalleşme önemli yer tutmaktadır. Bu yazıda sosyalleşme ve eğitim konusu tartışılmaktadır.

Neden Sosyalleşme?
İnsanlar yaşamı kolaylaştırmak için birbirlerinin yardımlarına sürekli ihtiyaç duymuşlardır. İhtiyaçlar kaçınılmaz olunca beraber aynı çevrede ortak kültür oluşturarak yaşamak daha kolay hale gelmiştir. İnsanların bir arada yaşamlarının getirdiği güzellikler yanında sorumlulukları da ortaya çıkmıştır.

İnsanlar topluluk oluşturmuşlar sonrada toplum içinde yaşamı devam ettirmişler ve sosyalleşme bilinci gelişmiştir.

Sosyalleşme Kuralları Gerektirir
Sosyalleşme belli kuralları ve yaptırımları gerektirir. Herkes dilediği gibi davranamaz, topluma karşı herkesin ortak sorumlulukları vardır. Sosyalleşme en belirgin şekilde yerleşim birimlerinde olgunlaşır, özellikle şehirlerde sosyalleşme olgunluk kazanır.

SOSYALLEŞME, EĞİTİM VE YAPILANDIRICI ÖĞRENME

(YAPISALCI, OLUŞTURMACI, İNŞAACI, C ONSTRUCTİVİST)

Sosyalleşme insanın içinde yaşadığı topluma uyum sağlaması, toplumla bütünleşmesi ya da özdeşleşmesidir. Doğuştan psikolojik bir varlık olan insan, zamanla sosyal bir varlık haline gelir. İşte sosyalleşme, insanın psikolojik varlıktan sosyal varlığa doğru geçişini meydana getiren bir dizi süreçler toplamıdır. İnsanı “ben” olarak düşünürsek, bunun “biz” olan topluluk haline getirmek sosyalleşmedir. Bu açıklama çerçevesinde sosyalleşmenin değişik birtakım tanımları verilebilir;

• Bireyin belirli bir grup veya topluluğa katılarak, o grubun yaşama tarzını öğrenmesidir.

• Bireylerin kendi aralarında, ferdin grupla, grupların kendi aralarındaki ilişkiler ve etkileşimi sırasında bazı davranış kalıplarının öğrenilmesidir.

• Toplumun değerlerini, normlarını, beklentilerini önce öğrenip daha sonra kişiliğinin bir parçası haline getiren bireylerin, topluma mal olması sürecidir.

• Sosyalleşme çocuğun ve gencin belirli amaçlar doğrultusunda, bazen serbestçe, bazen de plânlı ve programlı bir şekilde eğitilmesidir.

Sosyalleşme aynı zamanda toplumun kültürünü öğrenmektir. Toplumun kültürünü öğrenenler ise yetişmekte olan fertlerdir. Aile, okul, eğitim kurumları, sosyal kurum ve kuruluşlar kültürü aktarmaktan sorumlu toplumsal ögelerdir .

Yukarıda belirtildiği gibi sosyalleşme fertlerin toplum hayatına uyumudur. Ancak sosyalleşmede birey toplumsal bir varlık olurken, toplumun tüm ürettiklerini sorgulamadan direkt tekrarlaması beklenmez. Direkt tekrar taklidi doğurur ki bu da tek tip insanlar kümesinden başka hiçbir şeydir. Bu tip toplumlarda araştıran, sorgulayan, muhakeme kabiliyeti gelişmiş, bilimsel düşünen, üretici bireyler yetişmez. Bu sakıncayı ortadan kaldırmanın yolu eğitim ve öğretimden geçer. Eğitim ve öğretim ise öğrencilere sadece davranış kazandıran ve salt bilgi ezberinden uzak uygulamalarla geleceğin büyüklerine yol gösterici olmalıdır.

MEB Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü 1998'den bu tarafa uyguladığı Liselere Giriş Sınavları Sosyal Bilgiler sorularında öğrencilerde salt bilgiyi ölçmemiştir. Öğrencilerin bilgilerini bilişsel sınıflamanın daha ileri düzeyleri olan kavrama, uygulama ve analiz basamaklarından seçmiş, bu yöntemle yorum kabiliyeti yüksek, geniş düşünen ve olaylar arasında bağlantı kurabilen bireyler yetiştirilmesini istemiştir. Bu uygulamanın dışında MEB Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı, AR-GE çalışmaları sonucunda daha çok yapılandırıcı öğrenimi eksen alan Öğrenci Merkezli Eğitim Uygulama Modeli'ni geliştirmiş ve 2003 yılında yayımlamıştır. MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı bu yaklaşıma paralel olarak ilk ve orta öğretim müfredat programlarını 2003 yılından başlayarak geliştirmeye ve değiştirmeye başlamıştır. 2004 kamuoyuna sunulan ilköğretim 1–5 müfredat programları ile eğitim sistemimiz davranışçı yaklaşımdan, yapılandırıcı yaklaşıma dönüştürülmeye başlanmıştır.

Yapılandırıcı, yapısalcı ya da oluşturmacı öğrenme ( constructivist ) olarak bilinen yaklaşımda, öğrencilerin daha önceki deneyimlerinden ve önbilgilerinden yararlanarak yeni karşılaştıkları durumlara anlam verebilecekleri savunulmaktadır.

Oluşturmacı öğrenme yaklaşımına göre bilgi pasif olarak alınamaz. Kişi, yeni bir bilgi aldığında onu kendisinde önceden var olan bilgileriyle karşılaştırdıktan ve süzgeçten geçirir. Yani, önceden var olan bilgilerin kapsam ve niteliklerini değiştirir ve yeni edinilen deneyimlerin gerektirdiklerine uygun davranır. Kişilerin önceki bilgileri aynı olmadığından dolayı yeni alınan bilgi kişiler tarafından farklı özümsenmiş olur. Öğrencinin veya bireyin herhangi bir anda sahip olduğu bilgi birikimi yeni bir bilgiye veya uyarımlara cevap vermede çok önemlidir. Öğrenci kendine özgü olarak bilgiyi oluşturur. Bu süreç öğrenciyi aktif kılar.

Bu öğrenme yaklaşımında öğretmenin rolü, öğrencilerin zihinsel yapılarının oluşmasına rehberlik yapmak ve anlama kabiliyetlerinin gelişmesine uygun öğrenme etkinliklerini düzenlemektir. Öğretmen, öğrencinin dikkatini çekmek amacıyla bilgiyi kavramsal problemler ve sorular çevresinde organize eder. Öğretmen öğrencilerin yeni görüşler oluşturmalarında ve bu görüşlerini daha önceki bilgilerine bağlamalarında yardımcı olur. Öğretmen öğrenci dikkatini geniş kavramlar üzerinde yoğunlaştırır daha sonra bu geniş kavramlar parçalara bölünür. Etkinlikler, öğrenci merkezlidir. Öğrenciler kendi sorularını sormaya, kendi deneylerini yapmaya ve kendi sonuçlarına varmaya özendirilir. Böylece öğrenciler kendi öğrenmelerini kendileri oluştururlar.

Yeni öğretim programlara giren bu yaklaşımın başarılı olması için programı destekleyen nitelikli kitaplar yazılmalı, yeni materyaller geliştirilmelidir. Ayrıca uygulama boyutunda olan öğretmenlere, programın felsefesini iyi aktarılmalıdır.

Kaynaklar:
  • İbn-i Haldun, Mukaddime
  • Ahmet Derviş, Sosyalleşme ve Eğitim (Orijinal Yazı)

25 Ekim 2007 Perşembe

Gelecekte Eğitim Kurumları

Gelecekte Eğitim Kurumları
Eğitim kurumları artık şunlara odaklanmak zorunda kalacak..
  • Öğrencinin daha iyi öğrenmesi için daha fazla gayret
  • Kalite ve değerlerini öğrenciye daha fazla kanıtlamak
  • Eğiticiler üzerindeki bazı yükleri kaldırmak ve performansa ait anlayışı değiştirmek
  • Bilişim teknolojisine en kısa zamanda ayak uydurmak
  • Yeni yöntemler geliştirmek
  • Öğrenci odaklı çözümler, ders araçları geliştirmek

19 Ekim 2007 Cuma

Eğitimi Kelimesiyle en çok arananlar

Eğitimi Kelimesiyle en çok arananlar
Türkiye'de eğitimi uzantısıyla nelerin arandığını merak mı ediyorsunuz? Buyrun listeye..

Afet egitimi, afet egitimi hazırlık günü, aile egitimi, alman kurdu egitimi, anadili egitimi, anne baba egitimi, askerlik egitimi, at egitimi, atatürk egitimi, atatürk ün egitimi, atatürkün egitimi, autocad egitimi, av köpegi egitimi, baglama egitimi, bazi sahillerimize mavi bayrak veren avrupa cevre egitimi vakfi, bebek egitimi, bedeb egitimi, beden egitimi, beden egitimi bölümü, beden egitimi com, beden egitimi dersi, beden egitimi günlük, beden egitimi günlük planlar, beden egitimi günlük planları, beden egitimi hareketleri, beden egitimi ısınma hareketleri, beden egitimi jimnastik, beden egitimi nedir, beden egitimi net, beden egitimi ogretmenligi, beden egitimi oyunları, beden egitimi ögretmeni, beden egitimi ögretmenleri, beden egitimi ögretmenligi, beden egitimi performans ödevi, beden egitimi performans ödevleri, beden egitimi planları, beden egitimi spor, beden egitimi ve spor, beden egitimi ve spor nedir, beden egitimi yıllık planları, beden terbiyesi beden egitimi jimnastik antrenman, benden egitimi, beslenme egitimi, bilgisayar egitimi, cevre egitimi, cnc egitimi, cocuk egitimi, cocuk gelişimi ve egitimi, coçuk egitimi, cografya egitimi, çevre egitimi, çıraklık egitimi, çocuk egitimi, çocuk gelişimi ve egitimi, çocukların egitimi, çoçuk egitimi, Daha Fazla Anahtar Kelime, dans egitimi, degerler egitimi, degerler egitimi merkezi, diksiyon egitimi, dil egitimi, din egitimi, direksiyon egitimi, drama egitimi, felsefe egitimi, fen egitimi, flash egitimi, fotograf egitimi, gitar egitimi, güvenlik egitimi, hafıza egitimi, hafiza egitimi, halk egitimi, halk egitimi merkezi, hukuk egitimi, ilk yardım egitimi, ilk yardim egitimi, ilkokuma egitimi, ilkokuma egitimi com, ingilizce dil egitimi, ingilizce egitimi, ingilterede dil egitimi, insan hakları egitimi, is egitimi, iş egitimi, iş egitimi dersi, k9 egitimi, keman egitimi, kopek egitimi, köpek egitimi, lisans egitimi, lise egitimi, makyaj egitimi, matematik egitimi, mert icgoren beden egitimi, mert içgören beden egitimi, meslek egitimi, milli egitimi, motor egitimi, muhasebe egitimi, muzik egitimi, müzik egitimi, müzik egitimi veren kurumlar, müzik egitimi veren okullar, ogretmenlik egitimi, okul egitimi, okul oncesi egitimi, okul öncesi egitimi, okulöncesi egitimi, okuma egitimi, okuma egitimi com, oyunculuk egitimi, özel güvenlik egitimi, personel egitimi, photoshop egitimi, pilotluk egitimi, plc egitimi, polis egitimi, resim egitimi, rusca dil egitimi, saglık egitimi, sağlık egitimi, sanat egitimi, saz egitimi, ses egitimi, spor egitimi, surucu egitimi, sürücü egitimi, temel sanat egitimi, tıp egitimi, tiyatro egitimi, trafik egitimi, trafik egitimi ile ilgili kuruluşlar, tuvalet egitimi, türkçe egitimi, universite egitimi, üniversite egitimi, vatandaşlık ve insan hakları egitimi, www beden egitimi, www beden egitimi com, www beden egitimi net, www okuma egitimi, www okuma egitimi com, www sarigol egitimi com, yabancı dil egitimi, yabanci dil egitimi, yurt dışı dil egitimi, yurt dışı egitimi.

Not: Türkiye'de 'eğitimi' uzantısıyla İnternette arananlar.
Yukarıda internette, 'eğitimi' uzantısıyla arananları görüyorsunuz. İmla hataları bize ait değildir.


18 Ekim 2007 Perşembe

Okul Öncesi Eğitimin Önemi Nedir?

Okul Öncesi Eğitimin Önemi Nedir?

Aşağıda okul öncesi eğitimin önemiyle ilgili bir makale bulunmaktadır.

Çocuk Gelişiminde Okul Öncesi Eğitim Kurumlarının Yeri ve Önemi

Dr.Adalet KANDIR(*)

1. Giriş

Günümüzde okul öncesi eğitim kurumlarının önemi hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak, okul öncesi eğitim kurumlarının işlevini, çalışan annelerin çocuklarını bıraktıkları bir çeşit bakım kurumu gibi değerlendirerek açıklamak doğru değildir. Anneler çalışsın ya da çalışmasın, okul öncesi dönemdeki çocukların tümü, gelecekteki eğitim yaşantılarının ilk basamağında okul öncesi eğitim kurumlarından geçmelidirler (1).

Okul öncesi eğitim kurumları; kişiliğin şekillendiği bu dönemi, çocukların fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel gelişimleri açısından en sağlıklı şekilde geçirmesini, onları hayata hazırlamayı ve aileyi okul öncesi eğitimi konusunda bilgilendirmeyi amaçlamaktadır.

Çocuk tüm gelişimlerine ilişkin temel bilgi beceri, tutum ve alışkanlıkları ailede kazanmaktadır. Bu açıdan aile, çocuğun bakımı, gelişimi ve eğitiminden sorumlu başlıca kurum olma özelliği taşımaktadır. Aileden sonra, okul öncesi eğitim kurumları çocuğu toplumsal yaşama hazırlamada aileyi destekleyen kurumlar olarak sistem içinde yerlerini almaktadır.

Bu doğrultuda, özellikle gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de okul öncesi eğitim kurumları, olumsuz çevresel koşullarda yaşayan dezavantajlı bölgelerdeki çocukların diğer çocuklara göre eksik yöndeki eğitim ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Böylelikle onların ilköğretime mümkün olduğunca eşit koşullarda başlamalarını sağlamak konusunda önemli rol oynamaktadır (2)

2. Kurumlarda Okul Öncesi Eğitim

Okul öncesi eğitim kurumlarının amaçlarını gerçekleştirebilmesi ise, fiziksel ortam, eğitim programları ve nitelikli personel gibi konularla sıkı sıkıya ilişkili bulunmaktadır (3).

Fiziksel Ortam

Okul öncesi eğitim kurumları çocuklar için bir anlamda "oyun yerleri" olarak düşünülmelidir. Çünkü bu çağda çocukların en önemli gereksinimlerinin başında oyun gelmektedir. Çocuklar oyun oynayarak gelişmekte, öğrenmekte ve olgunlaşmaktadır. Bu nedenle çocukların oyun içinde eğitimi bu kurumlarda planlı ve sistemli bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Okul öncesi eğitim kurumları, çocuklar için oyun oynarken, aynı zamanda toplumsal bir ortam hazırlamaktadır. Böylelikle çocuklar oyun içinde girdikleri toplumsal ilişkilerle kurallara uymayı, paylaşmayı, sorumluluk almayı ve işbirliği yapmayı öğrenmektedir (4).

Toplumsallaşmanın en önemli aracı arkadaşlıktır. Bu, çocuklar için evde sadece anne-baba veya kardeşler ile kazanılamayacak bir özellik olarak değerlendirilmektedir. Arkadaşlık kurmayı ve sürdürmeyi çocuklar en iyi, okul öncesi kurum içerisinde öğrenebilir. Çünkü bu kurumlar çocukların yaşıtlarıyla kaynaşmaları açısından doğal bir çevre ortamı özelliği taşımaktadır (5)

Bunların en iyi şekilde gerçekleştirilebilmesi için çocukların rahatlıkla hareket edebilecekleri genişlikte, kendi ihtiyaçlarını mümkün olduğunca yardımsız karşılayabilecekleri güvenlikte ve eğitim programlarının istenildiği gibi uygulanabilmesine fırsat verecek yeterlilikte bir mekana ihtiyaç duyulmaktadır. Okul öncesi eğitim kurumlarının, bütün bunlar dikkate alınarak planlanmış belirli fiziksel niteliklere sahip olması gerekmektedir.

Eğitim Programı ve Öğretmen

Çocukların yaş, gelişim düzeyi, ilgi ve ihtiyaçları, bireysel ayrıcalıkları ve çevresel faktörler dikkate alınarak onların gelişimlerini destekleyen "çocuk merkezli" eğitim programları hazırlanması ve uygulanması okul öncesi kurumların eğitim kalitesini belirleyen en önemli noktalardan birisidir (6).

Hazırlanan eğitim programı esnek, yeniliklere açık, çocuklarda yaratıcı düşünceyi, problem çözme becerilerini, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurabilme yeteneklerini, karar verme becerilerini vb. geliştiren hedefleri ve kazanılması beklenen hedef davranışları içermelidir (7).

Belirlenen hedef ve hedef davranışlara, ancak çocukları aktif kılan yani onlara "öğrenmeyi öğreten" bir eğitim programı ile başarılı bir şekilde ulaşılabilir.

Bunun gerçekleştirilebilmesi için, en önemli öğenin öğretmen olduğu düşünülmektedir.

Öğretmenin en önemli işlevi, çocukların gelişim özelliklerini çok iyi bilmesi ve eğitim programlarını hazırlarken onların bireysel farklılıklarını dikkate almasıdır. Bu da öncelikle, çocuklara özgür bir eğitim ortamı hazırlamasıyla mümkün olabilir. Öğretmen, çocukların özgürlüğünü kısmadan, onların gelişimlerini desteklemelidir. Öğretmen, alanı ile ilgili yeterli bilgiye ve anlayışa sahip olmalı, özellikle de çok iyi gözlemci olmalıdır. Öğretmen ancak bu şekilde çocukları daha iyi tanıyarak, onların ruhsal sorunlarını ve davranış problemlerini erken tespit etme olanağı bulabilir. Böylelikle okul-aile ve gerektiğinde uzman kişi işbirliği ile bu problemlere çözüm bulmak kolaylaşmaktadır (8).

Öğretmen, çocuğun ailesinden sonra gün boyu birlikte olduğu ve ihtiyaçlarını karşılarken gerektiğinde başvurduğu diğer bir kişidir. Başarılı bir eğitim gerçekleştirilebilmesi için, öğretmenle çocuk arasındaki sevgiye dayalı bir güven ilişkisinin yanında çocuğun aile çevresini de tanıması ve özelliklerini bilmesi gerekmektedir. Bu nedenle okul-aile işbirliği okul öncesi dönemde her eğitim döneminde olduğundan çok daha önemli görülmektedir.

Öğretmenin aileyi tanıması, çocuğu tanımasını kolaylaştırmaktadır. Aile üyeleri arasındaki ilişkiler, ailenin çocuğa karşı tutumları, çocuğa uyguladıkları disiplin anlayışı, çocuğun içinde yaşadığı fiziksel çevre koşulları gibi özelliklerin öğretmen tarafından bilinmesi, onun çocukta gözlediği çeşitli davranışları anlamasına ve değerlendirmesine böylelikle çocukla ilgili doğru bilgi edinmesine yardımcı olmaktadır.

Okul-aile işbirliği; öğretmenin aileyi ve çocuğu tanıması kadar, ailenin de okulu, programı ve öğretmeni tanımasına yardımcı olmaktadır. Böylece aile, çocuğun eğitim ortamını, okulun ve öğretmenin koşullarını öğrenme fırsatı bulabilmektedir (9).

Okul ve ailenin amacı, çocuklara daha iyi bir eğitim ortamı hazırlamak olduğundan, okul ve aileler arasındaki işbirliği hem öğretmenin amaçlarına ulaşmasını kolaylaştıracak hem de anne-baba eğitimi yoluyla çocuklardan beklenen davranış değişikliklerinin kalıcı olmasını sağlayacaktır.

Okul öncesi eğitim programlarının hazırlanıp uygulanması kadar, öğretmenin programı değerlendirmesi de diğer bir önemli noktadır.

Değerlendirmede esas; öğretmenin uyguladığı eğitim programındaki aksaklıkları görmesini sağlayarak, bunların nedenlerini tespit etmesini ve yeni çalışmalarını buna göre yönlendirmesini sağlamaktır. Ancak bu şekilde çocuklara verilen eğitimin kalitesi artırılabilmektedir.

Öğretmen çalışmalarını planlarken, çocukların bağımsız fakat öz-denetimlerinin gelişmesine, deneyerek ve araştırarak öğrenmelerine, tekrarlayarak beceri geliştirmelerine olanak tanımalıdır (10).

Okul öncesi eğitim kurumlarında, eğitim programlarına bağlı olarak seçilen uyarıcılar da önem taşımaktadır. Ancak bu uyarıcılar en pahalı malzemeden, en ucuz malzemeye kadar her ne olursa olsun eğitimi yararlı kılan, bunları seçen, hazırlayan ve çocuklara sunan "öğretmendir".

Bu doğrultuda okul öncesi eğitimde nitelikli bir öğretmenin özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

* İyi bir öğretmen aynı zamanda yeni bilgi ve deneyimlere açık bir öğrencidir.

* Öğretmenin amacı, çocuğu eğitirken yalnızca bilgi aktarmak değil, onu öğrenmeye istekli hale getirerek, gerekli bilgiye kendisinin ulaşmasını sağlamak olmalıdır.

* Çocuklarla iyi iletişim kurmalı, onları tanımaya ve anlamaya çalışmalıdır.

* Eğitim programlarını çocukları aktif kılacak şekilde düzenlemelidir.

* Çocukların olumlu benlik geliştirmelerini desteklemeli ve özgüvenlerini geliştirmelidir.

* Öğretmen yaratıcı olmalı ve çocuklarda da yaratıcı düşünceyi geliştirici etkinlikler planlamalıdır.

* Çocukları bağımsız, karar verme becerileri gelişmiş, bununla birlikte öz-denetimlerini kazanmış bireyler olmaları yönünde destekleyici yöntemler kullanmalıdır (11).

3. Sonuç

Okul öncesi eğitim kurumları çocukların bedensel, psiko-motor, sosyal, duygusal, zihinsel ve dil gelişimlerine yardımcı olan, onları ilkokula ve gelecekteki toplumsal yaşama hazırlayan bunu da anne-babaların desteğiyle ve gerektiğinde onları da eğiterek yapan, eğitim kurumları olarak işlevlerini yerine getirmektedirler.

Burada önemli olan okul öncesi eğitim kurumlarının bu işlevlerini en iyi şekilde yerine getirmek için ihtiyaç duydukları nitelikli personele ve eğitim programının rahatlıkla uygulanabilmesine olanak tanıyan fiziksel koşullara sahip olabilmesidir.

Kişiliğin temelinin atıldığı kritik bir dönem olarak adlandırılan okul öncesi yıllarda verilen eğitimin, tüm eğitim kademelerini, hatta tüm yaşamı etkilediği düşünüldüğünde bu dönemde verilen eğitimin önemi bir kat daha artmaktadır.

Çocuklar için en uygun eğitim yöntemi ile tekniklerin seçilmesi ve kullanılması, onların gelişim özelliklerinin iyi bilinmesi ile mümkün olacaktır. Bu nedenle okul öncesi eğitim kurumlarında "çocuk merkezli" okul öncesi eğitim programlarının onların eğitim ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap vereceği düşünülmektedir.

Okul öncesi dönem olarak kabul edilen 0-6 yaş çocuklarına olumlu ya da olumsuz anlamda verilenlerin, onları yetişkinlik yıllarında da etkileyeceği dikkate alındığında, bu dönemde verilen eğitimin gelecekteki toplum sağlığı açısından da ne kadar etkili olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Ülkemizde çocukların okul öncesi eğitim kurumlarına devam etmeleri yasal düzenlemelerle zorunlu tutulmasa da çocuğun sağlıklı kişilik gelişimi açısından bunun, mutlaka gerekli olduğu bilinmelidir. Bu açıdan tüm çocukların okul öncesi eğitim kurumlarından yararlanmaları konusunda daha duyarlı davranılması önemli görülmektedir.


(*) Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fak. Çocuk Gel. Okul Önc. Eğt. Anabilim Dalı Öğr. Gör.

(1) A. Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı. Özgür Yayın-Dağıtım, İstanbul, 1992, s.15-20.

(2) A. Oktay, "Türkiye’de Okul Öncesi Eğitimin Gelişimi", 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi (Yayına Hazırlayan: Bekir Onur), Ankara, 1991. s. 289-298.

(3) A. Oktay, Yaşamın Sihirli Yılları: Okul Öncesi Dönem. Epsilon Yayınları, İstanbul, 1999, s. 191-193.

(4) G.S. Morrison, Early Childhood Education Today, Prentice Hall, New Jersey, 1998, s.21-39.

(5) A.J. Shickedanz, "Early Childhood Education And School Reform: Consideration Of Some Philosopical Barriers". Journal Of Education, 1994, 176 (1) s. 29-47.

(6) A. Oktay, a.g.e. 1999. s. 194-200.

(7)C.S.Rosser, Planning Activities For Child Care A Curriculum Guide ForEarly Childhood Education,The Goodheart-Willcox Company. Inc., Illionois, 1993, s.35-42.

(8) J. Marzollo., I. Trivas, The New Kindergarten, Harper And Row Publishers, New York, 1987, s. 55-62.

(9) L.H. Carlson, "Professional and Parent Views Of Early Childhood Programs: A Cross-Cultural Study". Early Childhood Development And Care, 1989, (509) s. 51-64.

(10) A. Oktay, a.g.e. 1999. s. 206-218

(11) B.A. Tuğrul. "Okul Öncesi Dönemde Etkin Öğretmen Modeli". 9. Ya-Pa Okul Öncesi Eğitimi ve Yaygınlaştırılması Semineri, Ya-Pa Yayınları, Ankara, 1993, s. 29

Eğitim ve Öğretimin Önemi

EĞİTİM VE ÖĞRETİMİN ÖNEMİ

En mühim ve feyizli vazifelerimiz, eğitim ve öğretim işleridir. Eğitim ve öğretim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin hakikî kurtuluşu ancak bu surede olur.
1922 (Atatürk'ün M.A.D.s. 10)

Eğitim ve Öğretim süratle yüksek bir seviyeye çıkacak bir milletin, hayal mücadelesinde maddî, manevî bütün kuvvetlerinin artacağı muhakkaktır. Eğitim ve öğretim faaliyetimiz ilk öğrenimin fiilen genel ve zorunlu olmasını, memlekette eğitim birliğini, orta öğrenimin iyi araçlarla artırılmasını ve kolaylaştırılmasını, meslek öğreniminin ilk ve orta derecesinden en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek öğrenimin de sayıda olduğu kadar kıymette ile bu yüzyılın ihtiyaçlarına yeterliğini hedef tutmuştur.
1928 (Atatürk'ün S.D.I.s. 345)

Eğitim ve öğretim, millet olmanın, bayındır bir vatan kurmanın temel şartıdır. Cihanın, olacağına akıl erdiremediği büyük ve millî bir mücadeleyi başarmış olan Türkiye, olmaz gibi görünen bu ehemmiyetli ve çok büyük muharebeyi de muvaffakiyetle sonuçlandıracaktır. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın.
1922(S.Edip Balkır, Eski Bir Öğretmenin Anıları, s. 99)

Memlekette eğitim ve öğretim nurunun yayılmasına ve en derin köşelere kadar işlemesine bilhassa gözlerimizi çeviriyoruz.
1924 (Atatürk'ün S.D.I s. 316)

Çocuk Eğitiminin Önemi (Ehemmiyet-i Terbiye-i Sıbyan)

Mehmet Tahir Münif Paşa (*)

Doç. Dr. İsmail DOĞAN (*)

Yazan : Mehmet Tahir Münif Paşa* Osmanlıca’dan Türkçe’ye aktaran : Doç. Dr. İsmail Doğan*

Açıklama :

Bu makale kısaca Münif Paşa olarak şöhret bulan Mehmet Tahir Münif Efendi’ye aittir. Münif Paşa Tanzimat döneminin önde gelen bilim, kültür ve siyaset adamıdır. Makalenin yayımlandığı dergi yazarın editörlüğünü yaptığı ve kültürümüzde ilk popüler bilim dergisi olarak nitelen Mecmua-i Fünûn’dur. Başta bu dergi olmak üzere yayınında katkıda bulunduğu diğer dergi ve gazetelerde yazar ağırlıklı olarak eğitim konusunu işlemiştir. Onun yazı planında eğitime verdiği bu önem nedeniyle Münif Paşa Batılılaşmanın eğitim kanadında yer alan önemli bir Osmanlı aydını olarak kabul edilir. Çünkü sadece yazı ve düşünceleriyle değil, Eğitim Bakanlığı yapmış olması nedeniyle Türk eğitimine icraat katma şansını da elde etmiştir.

Bu makalesinde yazar çocuğun topluma hazırlanması (sosyalleşmesi) konusunda toplumun ve ait olduğu kültürün sorunları ve sınırlıklarını Batı ile mukayeseli olarak irdelemektedir. Batının çocuk eğitimine ve çocuğun sosyaleşmesine verdiği öneme karşılık Osmanlı toplumunun bilinen ve görünenin aksine fazla önem vermediği öne sürülürken konu somut örneklerle desteklenmektedir. Ancak bu makalenin temel felsefesi çocuğu ve çocukluğu bu makaleden yaklaşık 150 yıl sonra kaleme alınan Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun olarak en büyük insanlık değeri olarak takdim etmesidir. Yazara göre çocuk her türlü önceliğe ve iyiliğe uygun bir varlıktır. Bu yüzden çocuğa dayak ve fiziksel tâciz onun maddî varlığından çok manevî varlığında, ruhunda onarılamaz yaralar açmaktadır. Onun bu çalışması son derece özgün bir pedagojik analiz olarak kabul edilebilir. "Çocuk Eğitiminin Önemi" başlıklı bu makale büyük ölçüde sadeleştirilerek aşağıda sunulmaktadır.

Münif Paşa doktora çalışmamızın önemli bir ayağıdır. Onun eğitim, batılılaşma, kültür ve siyaset konularındaki diğer görüşleri için sözkonusu çalışma ve buna bağlı olarak hazırlanan diğer çalışmalarımıza bakılabilir(1) .

EHEMMİYET-İ TERBİYE-İ SIBYÂN

Bir şeyin bozukluğu bilinmedikçe düzeltilmesi düşünülemeyeceği gibi, bir kimsenin cehaletini itiraf etmedikçe bilim öğrenmeye başlamayacağı da kesin bir gerçektir. Olgunluğu ve iyi bir konuma ulaştıracak araçları kazanmak isteyenler öncelikle kendi noksan ve kusurlarını araştırırlar. Fakat çoğunlukla insan çocukluktan beri alıştığı âdet ve ahlâkın güzel ve çirkin taraflarını ayırt etmekten âciz olduğundan reşit olmuş kimseler bu durumun gerçeği gizleyen bir nitelikte olduğunu bilerek, bu bağlamda diğerlerinin iyiliksever uyarılarını garaz ve hakarete hamletmeyip, gerçek bir söz kimin lisanından çıkarsa çıksın, ‘söyleyene bakma, söylenene bak’ kuralınca, söyleyene bakmayarak söylenilene dikkat ve itibar ederler.

Şimdi memleketimizde medeniyet eserlerinin gereği gibi ilerlemesine ve halk arasında servet ve mutluluk araçlarının artmasına engel bazı özür ve sebepler mevcut olup, vatanın gerçek menfaatlerine vâkıf olanlar buna teessüf gözüyle bakmakta iseler de, halkın çoğunluğu bundan gâfil ve mücerred "biz atalarımızdan böyle gördük"* sözü ile davrandığından, belirtilen sebeplerin ne çeşit şeyler olduğuna ve bunların devamının kamu yararına ne derece zararlı ve vahim bulunduğuna dair hemencecik akla gelen bazı hususların burada arz ve açıklanmasına cesaret edilecektir. Vatanseverlik ve insaf gibi vasıflarla donanmış olan kişilerin, bu çerçevede hâlis niyetimizden şüphe etmeyerek, âcizâne uyarılarımızın insaf ve dikkat gözü ile mütâlaâsına rağbet etmelerini ve bir hatası görüldüğünde bağışlamalarını tam bir alçak gönüllülük ve dua ile temenni ve niyaz ederiz.

Çeşm-i insaf gibi ârife mîzân olmaz.

Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz.

Türkün bekâsı yüce hikmetine bağlı olarak, diğer bütün hayvanlar gibi, insan evlât (çocuklar) ve soyunun bedensel ihtiyaçlarının giderilmesine doğası gereği eğilim gösterdiğinden, ruhsal ihtiyaçlarının üretilmesine (istihsâline) ise aklen ve dînen yükümlüdür. Bundan dolayı rüşt ve akıl sahibi kişiler, çocuklar ve torunlarının bedenlerinin iyi korunmasına çaba sarf ettikleri kadar, ilim ve edep öğrenmelerine özen göstermeyi en önemli babalık görevi sayarlar. Bu sebeple insan, türünün bekâsı sebeplerinin üretilmesinde hayvan ile ortak olup, ancak soyunun manevî (ruhsal) ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ayırt edilir. Çocuklarının bedenlerinin korunması hakkında anne-babaların gayret ve özenleri her ne kadar uzun sürerse sürsün, yine sınırlı bir sürede olup; ondan sonra çocuklar, kendi çaba ve gayretlerinin semeresi olarak hem kendilerini ve hem de anne-babalardan (ebeveyn) mazhar olduğu güzel muameleyi icrâ etmek üzere vücûda gelecek çocuklarını beslemeye zorunlu olacağından, işte o gün geldiğinde çocuklarının düşkünlük ve yoksulluğa düşmesini istemeyenler, onlara vaktiyle ilim ve ma’rifet veya bir iş ve sanat öğretmeyi en önemli iş sayarlar. Ve işte bu ilim ve sanat, zaman ve durum gereği bazı kere çocuğun yetenek ve hevesine göre seçilir.

Fakat bir çocuk her ne mesleğe yönelecek olursa olsun, öncelikle kendi dilini kolaylıkla okuyup yazacak, alış verişini kalem ile hesap edecek kadar yazı sanatını öğrendikten sonra, gireceği mesleğe göre gerekli olan fenleri (fünûnu) öğrenmesi gerekmektedir. Bu ilkeye uyulmadıkça hiç bir meslek ve sanatta maharet kazanmak mümkün olmaz. Genellikle sanıldığı gibi ilim ve sanat ayrı şeyler olmayıp gerçekte aralarında kuvvetli bir ilişki ve bağ bulunmaktadır. Bilimlerin sanata belirgin katkı ve yardımı olup, örneğin dülgerlik, duvarcılık ve boyacılık ve hatta en sade görünen fırıncılık ve aşçılık sanatları bilimsel kurallara dayalıdır. Her ne kadar pek çok sanat mensubu kendilerine gerekli olan fenlerden habersiz oldukları hâlde sanatlarını icra ederlerse de böyleleri papağan ve diğer bazı taklitçi hayvanların konuşma ve raks etme ve diğer hareketleri öğrenmesi kabilinden olarak yaptıkları şeylerin esas ve hikmetini bilmezler ve hemen ustalarından gördüklerini yapıp, sanatlarının ıslâhına gücü yetmek şöyle dursun, böyle bir terakkinin (gelişme ve ilerlemenin) imkânı hayallerine bile gelmez. İşte bizim taraflarda (bizim ülkemizde) meslek ve sanayiin ilerlememesine dahi sebep olup, bir çok sanayi için zorunlu olan kimya ve fizik bilimi ve resim ve mühendislik ve mekanik gibi bilimlerin temel konuları öğrenilmedikçe, memleketimizde sanayimiz, karşı karşıya kaldığı durgunluk durumundan kurtarılması mümkün olamaz. Komşumuz olan Avrupalılar sanayii ve maaarifte (eğitimde) yüksek bir dereceye varmış iken, bizim bilimsiz, şu durgunluk hâlinde bile kalmamız kabil olmayıp gittikçe gerileyeceğimiz açıktır. Çünkü Avrupalılar bilim ve fen sayesinde icat ve kullanımına ulaştıkları âlet ve edevât vasıtasıyla ürünlerini en kolay şekilde ve en ucuz fiyata çıkararak bu tarafa nakil edip sattıklarından bizim sanayii kesiminin eski yöntem üzere yalnız el ile imal eyledikleri emtia doğal olarak pahalı geleceğinden, Avrupa ürünleriyle rekabet edemeyerek, şu hâlde şimdiye kadar kötü ettikleri pek şeyde görüldüğü gibi, sonunda Osmanlı ülkesinde, sanayiin hemen bütünüyle yok olmasına sebep olacağı açık bir biçimde ortadadır.

Bundan amacımız bir memleket halkı kendisine gerekli olan eşyanın tamamını bizzat imal ve tahsil ederek başka memlekete muhtaç olmamalıdır demek değildir. Önceleri henüz bir ön tecrübe geçirilmeden Avrupa’da dahi bu fikirlere yönelinmiş ise de sonraları bilirkişiler düzeyinde (erbâbı indinde) geçersizliği ortaya çıkmış olduğundan bu konuda ısrar etmeyiz. Osmanlı ülkesinin topraklarının genişliği ve verimliliği açısından, her şeyden önce tarımın genişletilip yaygınlaştırılmasına çaba ve özen gösterilmesinin daha hayırlı olacağı bilinmekte ise de, Avrupalılara oranla köylü düzeyinde kalmamak için fen ve sanatların tümüyle ihmaliyle yok olacağına aldırmamaktan doğan bir çok zararlardan sarf-ı nazar, milli namusa dokunur şeylerdendir. Her ne ise bunlar başkaca söz konusu olunacak sorunlardan olup sadedimizden hariç bulunduğundan bu boyutta ayrıntısına girişmek gerekmektedir.

Bu girişten açıkça anlaşıldığı gibi, bugün yalnız devlet memuriyetinde bulunmak için değil, hangi meslek ve sanata yönelmek amaçlanmış olursa olsun, herkes hâl ve mevkiinin uygunluğuna ve seçilecek mesleğe göre çocuklarının eğitim ve öğretimine çaba ve itibar etmelidir. İşte bu eğitimin de biraz okuma yazma öğrenmekten ibaret olması günümüzde yeterli olmayıp, kitâbetin (yazının) mücerret tahsiline vesile olduğu fen ve maariften herkesin kendi hâline göre hissedâr olması gerekmektedir.

Çünkü insanın nutk ve ve iradesi nedeniyle, diğer hayvanlar gibi yaşama şekli bir derecede kalmayıp, daima terakkiye (gelişme ve ilerlemeye) eğilimli ve yetenekli olduğundan, Eflatun’un "çocuğunu kendi terbiyen üzere eğitme. Çünkü o, senin yaşadığın devir dışındaki bir devirde yaşamak için yaratılmıştır" şeklindeki Felsefî sözleri gereğince, çocuklar pederleri (babaları) zamanının dışındaki bir zamanda yaşamak için yaratılmış oldukları cihetle, babalar onların eğitim ve öğretimlerini vaktiyle kendilerinin tahsil ettikleri derecede bırakmayarak belki bulunacakları(yaşayacakları) devre uygun ve eğilimli olan hususları öğrenmeleri gerekmektedir.

Şimdi çağımızda insanların çoğu bu hususun ehemmiyet derecesini ve çocuk eğitiminin bir ülkenin servet ve mutluluk ile güç ve kuvvetinin temel dayanağı olduğunu gereği gibi anlamayarak eğitim alanının genişletilmesine gerek görmemeleri üzüntü verici bir durumdur. Bugün yürürlükte olan eğitim yönteminin de çocukların zihin ve kavrayışına uygun olmadığı bilinmekte olup, sarf ve nahiv ve mantık ve meâni ismiyle öğrencinin "öğrendim" ve öğretmenin ise "öğrettim" diyerek memnun oldukları ve onur duydukları şeyler, çocuğun tam anlamını ve kullanış şeklini ve hatta ne amaçla olduğunu bilmeden, yalnız papağan gibi telâffuz ettiği bir takım kurallardan ve terimlerden ibarettir. Çocuklar, belirtilen ilimleri okumayıp, öğrenmekten maksat olan Arapçanın mahiyetinden habersiz olduğu hâlde, onun ilâl, irâb ve emsâli dakîk (ince) kurallarını ve felsefesini nasıl kavrayabilir? Ve henüz en sade ibareyi anlayıp kurmaya gücü yok iken, fesâhat ve belâğat üzere merâmını anlatma usûlünü öğrenmekten ne istifade edebilir acaba? Çocuk eğitimi ile uğraşan öğretmenlerin hangisi öğrettiği Arapça’nın kurallarını ve mantığını sözlü veya yazılı olarak icraya muktedirdir? Böylesi eğitimin, çocukların zihnini karıştırıp yormaktan başka bir semeresi olmayıp, eğitim için gerekli olan sermaye elde edildikten sonra tekrar olunur ise, ancak o zaman yararının görüldüğü, başımızdan geçen ve tecrübe ettiğimiz durumlardandır. Hatta adı geçen ilimler gereği gibi öğrenilse bile, bunlar gerekli olan kültürel ihtiyaçların karşılanmasına alet olacağından, asıl maksat olan yararlı fenleri tahsile çalıştırılmaları en önemli işlerdendir.

Dünya ve âhirette mutluluk sermayeleri olacak olan bunun gibi önemli bir işin (eğitim ve öğretimin) iyi bir biçimde gerçekleştirilmesi her türlü fedakarlık tercihini gerekli kılarken, bazı babalar çocukların doğum, sünnet ya da genellikle vakti gelmeksizin evlenmeleri vesilesiyle büyük masraflar yapıp, eğitim işine gelince bedâva olmasını veyahut cüzî masrafla geçiştirilmesini isterler. Gerçekte bu tür bir iki günlük havâyî (boş) şeylere o kadar masraf edip külfete katlanıp da eğitim ve öğretim (talim ve terbiye) işinin hiçe sayılması ne derece ahmaklık ve cehalet olacağı izaha muhtaç değildir.

Avrupa’da çocukların terbiyesine fazlasıyla itina olunup bu hususta herkes gücü yettiğince çaba harcamayı babalık görevi bildiğinden, bir adamın çocuğu dünyaya geldiğinde her şeyden önce öğretim masraflarını düşünür. Çocuk bir zaman baba ve annesinin bulunduğu yerde okula devam ile, başlangıç bilimlerini tamamladıktan sonra , büyük üniversiteleri bulunan uzak yerlere göndererek oralarda eğitim ve yaşamaları için gerekli olan büyük masrafları anne babaları üstlenirler. Hâli vakti yerinden olanlar, çocuklarını derslerini tamamladıktan sonra diğer memleketlerin ahvâlini ve halkının usûl, ahlâk ve âdetlerini bizzat görerek tanımaları için uzak yerlere gönderirler.

Çocuklar, çocukluk durumu gereği ilim ve ma’rifetin lüzum ve önemini anlayamayarak oyun ve eğlence ile uğraşmaya heves ettikleri hâlde, ebeveyni ya da velileri bazen yumuşak bir biçimde ve bazen de sertlik göstererek, ilim ve edep tahsiline çalıştırdıkları gibi, basiret gözleri açık olan (geleceği gören) devletler de halkları hakkında çocuk muamelesi yaparak, sözü edilen konuda her türlü kolaylık vesilelerini ve teşvik unsurlarını yerine getirerek ve hatta bazen Almanya devletleri yedi yaşına varmış gerek kız ve gerek erkek çocuklarını okula göndermeyen babaları cezalandırarak, ilim ve ma’rifet (bilim ve bilgi) ışıklarının her yere yayılmasına özen gösterirler.

Genel eğitimin saltanat-ı seniyyenin nezdinde de önemi takdir olunup özellikle şu hayırlı işin yaygınlaştırılıp yürütülmesiyle meşgul olmak üzere, başlangıçta özel bir bakanlık tesisine ve gerek Derseadet’de ve gerek Osmanlı Ülkesi’nin (Memâlik-i Mahrûse’nin) pek çok yerlerinde çocukların karşılıksız başlangıç ilimlerini öğrenmeleri çerçevesinde Rüştiye mekteplerinin açılmasına himmet buyurulmuştur. Bununla beraber, adı geçen okulların idare ve düzen şekli henüz arzu edilecek derecede olmadığı gibi mahalle mekteplerinde yürürlükte olan yöntem ziyâde ıslâha muhtaç olduğunu itirafa mecburuz. Bunun gibi mekteplerin ıslâhı, öncelikle öğretmenlerimizin oldukça ehliyet ve yeterlilik sahiplerinden olmasına ve ikinci olarak bunların benimsedikleri öğretim yönteminin yolunda bulunmasından ibarettir. Çocuklar az zaman zarfında Türkçe’yi kolaylıkla okuyup yazmayı ve gerekli olan başlangıç fenlerini öğrenmek üzere uygun bir yöntem konulup yerleştirilmesi ve bunun için gereken kitap ve risâlelerin seçimi ve tertibi az bir himmetle kısa bir sürede meydana gelebilir. Fakat istenilen düzeyde öğretmen sağlanması buna oranla biraz güç olduğu gibi, bugün bu meslekle geçinenlerin ihracı, haklarında mağduriyete sebep olacağından, bunlar oldukları gibi bırakılıp, ancak yeniden bu mesleğe gireceklerden sınav sonucunda yeni yöntemlerde yeterliliği (ehliyeti) sabit olanlar kabul olunup bu çerçevede sevk ve gayret umuru (motivasyon göstergesi) olarak yeni öğretmenlere ziyadece maaş veya bir nevi ayrıcalık verilmesi ve eski öğretmenlerden dahi bu gerekliliği kabule hazır ve talip olan olduğu hâlde sınavdan sonra onların da belirtilen yardıma mazhar olmaları, söz konusu amacın gerçekleşmesine yeteceği düşünülmektedir.

Bizim okullarda yolsuz (uygun olmayan) bir şey daha vardır ki bu aşamada onun da açıklanmasından geri durulamaz. Bundan amacımız zavallı çocukların dayak ile te’dip olunması (terbiye olunması) hususudur. Adaletli Saltanat-ı Seniyye’de en büyük cürm ve kabahati işleyen, bünyesi kuvvetli şahıslar, bir çok senelerden beri şu bedensel işkenceden kurtuldukları hâlde, henüz bedenlerinin nazikliği açısından her vechile haklarında letâfet ve nezâketçe muamele olunması lazım gelen çocuklar hakkında şu hareket doğrusu reva görülmemelidir. Çocuklardan, öğretimde tembellik ve gevşeklik ya da çirkin bir eylem ve davranış görüldüğünde mutlaka dayak ile cezalandırılmaları gerekmeyip türlü türlü terbiye yöntemleri vardır ki yoluyla icra olunduğu hâlde bunların her birisi bir çok değnekten ziyade etkili ve işe yarar olduğunda kuşku yoktur. Örneğin bazı kere uygun lisan ile azarlamak veyahut yer ve konumunu değiştirmek ve bazı kere diğer öğrenciler okuldan çıkmaya izin aldıkları hâlde bir süre okulda tutmak ve daha alâsı okuduğu dersi kabahatine göre yirmi otuz ve daha ziyade defa yazmağa mecbur etmek gibi tedbirin amacın gerçekleşmesine yetebileceği denenmiş ve kabul edilmiş şeylerdir.

Gerçekte zararlı olan işte bu dayak yöntemi eşek gibi zor anlayan ve aynı zamanda inatçı olan hayvanlara mahsus olup, şerefli insan cinsi ve özellikle çocuk gibi bünyesi nazik olanlar hakkında bu muamelelerin icrası mümkün değildir. Bunun bedence getirebileceği zarar şöyle dursun, kötü manevî etkisi de bilinmektedir. Çoğunlukla bu durum onların tahammüllerini yok ettiğinden, çocukların hakaret ve miskinliğe alışkın olarak ömürleri boyunca gururlarını (izzet-i nefislerini) koruyamayacakları kesindir.


(*) Münif, "Ehemmiyet-i Terbiye-i Sıbyân", Mecmua-i Fünûn, İstanbul 1279, S. 5, s. 176-185.

(**) "Eğitim Sosyoloğu", Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi.

(1) Münif Paşa’nın hayatı, eserleri, düşünce ve icraatı konusunda şu eserlerimize bakılabilir : İsmail Doğan, Tanzimat’ın İki Ucu: Münif Paşa ve Ali Suavi Üzerinde Sosyo-Pedagojik Bir Değerlendirme, İstanbul : İz Yayıncılık 1991; "Batıdan Yapılan İlk Pedagojik Tercüme: Muhâverât-ı Hikemiye ve Münif Paşa", İletişim ve Yabancılaşma içinde, İstanbul: Sistem yay., 1998, s. 191-215.; "Siyasal Tutum Geliştirme Geleneği ve İki Tanzimat Aydını", Değişen Türkiye’de Bilim ve Kültür içinde, Ankara: İmaj Yay., 1997, s. 313-331.

* Özgün şekli Arapça metin olarak şöyle geçer: "İnnâ vecednâ âbâenâ"


Değerler Eğitimi Nedir?

Değerler Eğitimi Nedir?
Değerler eğitimi, ortaöğretime verimli bir şekilde girmelidir. Değerler eğitimi, bütün eğitim alanlarına yayılarak verilirse destekli ve verimli olur. Birinin verdiğini diğeri alıp götürmez. Manevi değerler de denilen değerlerden bazıları şunlardır:

Din, Allah, Peygamber, Kitap sevgisi; Vatan sevgisi, dil, millet sevgisi, şehitlik, gazilik, cihad, tarih sevgisi, insana sevgi, kendine saygı, insana saygı, sorumluluk, sabır, paylaşma, yardımlaşma, şefkat,. merhamet, büyüklere saygı, ilme ve sanata sevgi, aileye saygı, aile bütünlüğünü koruma, insan ilişkileri, gibi değerlerdir. Bunlar insani, tutarlı, anlaşılır, makul ölçüler içinde olmalıdır. En önemli toplumsal değerlerin başında saygı, sevgi, sorumluluk gelir. Namusluluk (iffet) güven (kendine, başkasına ve hayata), cömertlik, kendini aşma, manevilik, yaşama sevinci, adalet, cesaret, disiplin, zihni tutarlılık gibi değerler önde gelen ferdi değerlerdir. Bu değerleri çoğaltabiliriz. Yalnız bunların her birinin altında az veya çok Allah'a ve dine olan inançlar yatar. Mesela vatan sevgisinin altında dini inanç vardır. İslam'ın getirdiği şehitlik ve gazilik gibi değerler olmazsa, cennet va'di olmazsa, kimseyi kolay kolay vatan uğrunda ölüme götürmek mümkün olmaz. Gazilik ve şehitliğin Türk ve İslam Tarihinde çok büyük rolü ve yeri vardır. Nitekim meşhur Tarihci Paul Wittek, Anadolu'nun fethini ve Türkleşip İslamlaşmasını gazilik ruhuna bağlamaktadır. Ona göre, gazilik zihniyeti ve ruhu, insanları en çok coşturan unsurdur. 0, buna 'fanatik bir şevk' demektedir. (Bkz.1 .K.Birge, Bektaşilik Tarihi, S.24) Bunun yanında vakıfların vakıf medeniyeti'nin kurulması 'Hayırda yarışınız' ayetine ve öldükten sonra amel defterinin kapanmaması inancına dayanır. Bu değerleri dinden, imandan soyutlamak, onları maddileştirmektir ki, o zaman da kalıcı ve doyurucu olmaz.

***

Şimdi biraz da bu değerlerin çocuklara nasıl kazandırılacağı meselesi üzerinde duralım:

Çocuğun içinde doğduğu toplumun kültürünü kazanmasında ailenin rolü ve kontrolü çok önemlidir. Bu unutulmamalıdır.

Burada ailelerin özellikleri önemli rol oynar. Bunları şöyle belirtmek mümkündür:

1) Aşırı, katı, sert, aile tipleri: (ezilmiş, içine kapalı, şiddet taraftan, okula ve topluma uyum sağlayamayan, kendine ve topluma güvenini kaybetmiş aileler.)

2) Katı fakat otoriter aileler (içinde uyumsuz, isyancı, saldırgan kendini yalnız hisseden, kimliksiz, başarısız olduğuna inanan aileler.)

3) Rehber olmayı ön plana almış aile tipleri (kendi içinde uyumlu, otonomiye, yaratıcılığa sahip, sorumluluğun zaaflarını bilen, mükemmele yönelmiş aileler.)

4) Yumuşak ve iyi huylu aile tipleri: (talihine küskün, sorumluluğunu bilen, teşebbüs gücü zayıf, güçlüklere direnemeyen, gecikmiş bir otonomiye doğru ilerlemede olan aileler,)

5) Umursamaz aile tipleri; uyumsuz, güvenemeyen, güven vermeyen, intiharcı, uyuşturucu bağımlılığı olan, başarısızlık duygusu taşıyan. fuhşa yönelmiş (prostitution maddi, sıkıntıda olan aileler.

Bunların her birisinin elinde yetişen çocuklar farklı farklı olacaktır. Bunların ortak noktalarda birleştirilmeleri ortak değerler vasıtasıyla olacaktır ki, bunu da basın yayın kuruluşları, gönüllü kuruluşlar ve bazı devlet kuruluşları müştereken yapabilirler.

Sosyal yönden değerler 'Bir toplumun üyeleri tarafından izlenen ve benimsenen genel amaçlar' olarak tarif edilmektedir. Bu açıdan değerler, iktisadi, estetik, sosyal, siyasi, ahlaki, dini değerler şeklinde de bölümlenmektedir. Fakat bunların hepsinin temelinde inançlar etkili rol oynar. Çünkü hakim değer, kişinin şahsiyetine şekil verir. İnsanlar bir bütünlük içinde hakim değer veya değerler sayesinde dünya görüşlerini oluştururlar. Dolayısıyla kişinin hayat felsefesi, dünya görüşü, onun yaşadığı değer sistemi demektir,

Değerleri yaparken, bir nesneye, bir davranışa, bir olaya değer biçerken açık ve anlaşılır olan, müphem ve karmaşık olana tercih edilir. Burada sosyal yönden kabul görme, itibarlı olma da rol oynar. Ayrıca daha önce de işaret ettiğimiz gibi, zihni tutarlılık da önemli rol oynar.

Değerleri çocuklara kazandırmanın bazı ilkelerini de burada ifade edebiliriz:

1) Değerlerin çocuklara aktarılması, eğitimin en büyük amacı, kazancı olmalıdır. İyi, güzel, doğru olan, hayata bir anlam veren her şey, manevi (morale) ve ahlaki olarak kabul edilir. Aileler bunları, her durum ve şartta veya fırsatta, bıktırmadan kazandırmalıdır.

2) Bu kazandırma duyguları derinden etkileyecek tarzda tatlı ve samimi bir ilişki kurarak yapılmalıdır. Onların kapalı dünyalarına ancak böyle girilebilir.

3) Değerler, günlük hayatın sevimli, hoş olayları, sürprizleri fırsat bilinerek kazandırılmalıdır. Yahut aile bizzat kendisi böyle fırsatları yaratabilir. Bayramda, seyranda, ziyarette, doğum gününde, okula başlamada, başarılı sonuç münasebetiyle küçük bir jest, değerlerin anlamlarını kavramalarını sağlayabilir.

4) Çocukları günlük faaliyetlerimize ortak kılmakla olabilir.

5) İyi bir iletişim kurmanın bir gaye değil, bir vasıta olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.

6) Çocukları daima teşvik etmek, ödüllendirmek ve cesaretlendirip ümitlerini kırmamak, karamsarlık değil, iyimserlik; korkaklık, pısırıklık, miskinlik değil, cesaret, hamlecilik ruhu verilmelidir.

7) Çocuklara adaletli davranıp her birinin özel ihtiyaçlarına cevap vermek suretiyle adalet sağlanabilir.

8. Çocukları daima gözlem altında tutmak, onlarla sıkı ilişkiyi gevşetmemek, iyi neticeyi kolaylaştırır.

9) Ailede kavga, gürültü, bencillik, güç gösterisi gibi yanlış davranışlara meydan vermemeye dikkat edilmelidir.

Çünkü değerleri çocuklara aile de kazandırmanın en büyük engeli, en büyük düşmanı huzursuz, kavgalı, gürültülü ve sarsıntılı bir hayat ve düzen bozukluluğudur. Bunu okul ve toplum huzursuzlukları için de söylemek mümkündür. Aileyi, toplumu ve kişiyi manevi bir iklime sevketmek lazımdır.

Bu ilkelere dikkat edilerek, çocuklara kazandırılacak an'anevi değerler, onların davranışlarını belirleyecek, davranışlarına ölçü, sınır ve ciddiyet kazandıracak, hayata bakışlarını, dünyaya mana kazandırmalarını sağlayacaktır.

Manevi değerlerin kazandırıldığı ciddi bir din eğitimi; ferdi ve toplumsal hayata bir çok güzellikler yansıtabilir. Bizim ülkemizde ciddi din eğitimi alan çocukların, ileriki hayatlarında bunun nasıl müsbet etkileri olduğuna dair, önemli araştırmalar mevcut değildir. Yalnız burada Ziya Gökalp'in iki sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır: Gökalp, küçüklüğünde dini terbiye alan kimselerin ileride seciyeli ve şahsiyetli, almayanların ise, seciyesiz ve şahsiyetsiz olduğunu söyler. Ona göre fertlere şahsiyet veren velilerdir, cemiyetlere şahsiyet kazandıranlar ise peygamberlerdir.



Burada daha önce sözü geçen ABD Yüksek Mahkeme Başkanı Yardımcısının konuşmasından bazı rakamlar nakletmek istiyorum.

'Yasalara saygılı olan gençlerin daha ziyade kiliseye giden ailelerden geldiği saptanmıştır. Aile disiplini uyuşturucu kullanmayı % 50 azaltmaktadır.'

'Dini bağlılığı olmayan gençlerin, dini duyguları olan gençlere göre iki misli daha fazla suç işlediği görülmüştür. Geleneksel değerlere bağlılık ile başarı arasında da ilişki bulunmuştur. Başarılı 24 bin lise öğrencisi üzerinde yapılan bir araştırmada bunların sigara içmeyen % 88, içki içmeyen % 50, uyuşturucu kullanmayan % 94, cinsi ilişkide bulunmayan % 76, geleneksel kurallara göre evliliği yeğleyen % 87 ve kiliseye bağlı olan % 80 ve bilfiil giden % 72, haftada 10 saatten az televizyon izleyen % 52 oranında tesbit edilmiştir.' (Kültürel Değerlerin Çöküşü ve Toplumda Suçların Artışı, Kamu Hizmeti Dergisi Sayı: 24, Ocak 1990)

Aynı zat, suçların azaltılması ve önlenmesi hususunda 19 bin tane 'Mahalle gözetleme programı' uygulandığını, bunların vatandaşın çaresizliğini önlediğini, okullarda uyuşturucu liderlerini gözetleme programlarının da oldukça etkili olduğunu, okullarda ahlakın öğretilmesi, aile ve toplulukları güçlendirmek, kaliteli iletişim ile gençlere yol gösteren program uygulamak gerektiği gibi bir takım tedbirler saymaktadır.

Benzeri hükümler ve tedbirler bizim ülkemiz için de geçerli olabilir.

Temelde insana ve yaratıcısına saygıya dayanan bir değerler eğitimi çok güzel meyveler verecektir. Bunlara yukarıda yer yer işaret edilmiştir. Takviyeli değerler eğitimi, bir iman ve ahlak eğitimi olduğu kadar, bir zihin, bir zihniyet ve düşünce eğitimidir de.

Yukarıda söylediğimiz bir hükmü tekrarlayarak sözlerimizi bağlayalım: insanın ve insanlığın ıztırabı, Allah'tan uzaklaşması, değerlerden uzaklaşması ve değersiz bir hayat peşinden koşturup durmasıdır. Değerlerin imar, inşa edildiği ve eğitiminin verilerek yeni nesillere benimsetildiği toplumlar, huzura, sükuna kavuşmaya namzettirler.

KAYNAKLAR
Ana Kaynak: http://www.sosbil.gazi.edu.tr/edergi/makale.php?Makale=2

- S.Hayri Bolay, M.Türkönü, Milli Eğitimde Alternatif Perspektifler, Ankara, 1996

- S.Hayri Bolay, Mümtazer Türköne, Din Eğitimi Raporu, Ankara, 1995

- Erol Güngör, Değerler psikolojisi, Amsterdam, 1990

- Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, İstanbul, 1993

- Cavit Ünal, Genel Tutumların veya Değerlerin Psikolojisi Üzerine Bir Araştırma, Ankara, 1981

- Claire Leduc, Comment Transmettre Des Valeurs Essentielles Nos Enfants, Editions Trustar, Collection Famille, Montr'eal (Canada), 1998

- H.Ziya Ülken, Bilgi ve Değer, Ankara, 1964

- Uluslararası Din Eğitimi Sempozyumu (TÖMER), Ankara 1998

- Marc Canon, Kültürel Değerlerin Çöküşü ve Toplumda Suçların Artışı, Kamu Hizmeti Dergisi, Sayı: 24, Ocak, 1990

- John Kıngley Birge, Bektaşilik Tarihi, Çev.R.Çamuroğlu, İstanbul, 1991



Değer Nedir? Değerin eğitimle ve dinle münasebetleri nelerdir?

Değer Nedir? Değerin eğitimle ve dinle münasebetleri nelerdir?
Değerlerin yeri ve önemi nereden gelir? gibi sorulara cevaplar vermeye çalışalım.

Değer, arzu edilen, ihtiyaç duyulan şeye karşı beslenen amaçtır. O, bir şeyin arzu edilebilir, arzuya şayan olduğuna dair sahip olunan inançtır. Bu inanç, dini bir inanç olmayabilir. Meselâ "Ben inanıyorum ki Ali yalan söylemez" dediğim zaman burada Ali'nin hareketine inanç'a dayalı bir değer katıyorum. Yağmurun yağması herkes için iyi olur iken, ama evini sel basan kimse için kötü olabilir. Burada olgusal olanın "iyi" ve "kötü" olarak nitelendirilmesi, ona bir değer katmaktır. Ama "Ali yalan söylemedi" önermesi, sadece bir olaya ve bir bilgiye dayanır. Halbuki ilk önerme, bütün zaman ve mekânlar için geçerlidir. Daha doğrusu zaman ve mekân üstüdür. Bu sebeple aşkın değerler her zaman geçerli kalıcı ve tatmin edicidir. Peki değerler, öznel (subjektif, keyfi, indi, izafi) bir yakıştırmadan ibaret midir, yoksa sadece bir inançtan mı ibarettir. İnsanın dışında nesnel (objektif) bir gerçekliği yok mudur, objektif bir gerçeği ifâde etmez mi?. R.B. Perry değerleri insanın ilgileri, ilgilerin cinsi, miktarı ve yoğunluğu çerçevesinde izah edebileceğimizi söyler. Buna göre değerlerin objektif yanı var, demektir. İlgi ile hoşlanma, ihtiyaç, tercih gibi eğilimler kastediliyor. İlgi konusu olan şey, iyi veya kötü bir değer taşır.

Psikolojik açıdan değerin önemi, objektif esasa dayanmasında değil, onun kalıcı, doyurucu bir inanç olmasındadır. Dolayısıyla bu önem, insan davranışlarına yön vermesindeki etkisinde aranır. Aslında değer, objeleri aşar. Meseleye felsefî açıdan bakılırsa, değerlerin, insanın varlık şartları olduğunu söylemek isabetli olur. Zira insan değerlerini, neticede varlıkla olan ilişkileri sonucu olarak kurar.

İnsan, varlıklara ait edindiği bilgileri rasgele kullanırsa, başını felaketlerden alamaz. Aklın kullanılması da rasgele olmaz. O da bir takım kurallara göre kullanılır. Değerler, insanın hayatta edindiği tecrübelere dayanılarak konulduğu için, onun davranışlarına ölçü vazifesini görür. İnsan aklını, hem müsbet hem de menfî yönde yani iyilik için de kötülük için de kullanabilir, kullanmaktadır da. Değerlerin işlevi, burada kendini gösterir: Bu işlev, insanın aklını müsbet yönde, iyilikler yönünde kullanmasını sağlamaktır. Bu bakımdan değerler, insan davranışlarına ölçü getirdiği gibi, sınır da getirir.



İnsan zihni, aktif olduğundan her şeyi düşünür, tasavvur eder. Zihnin bu aktifliğinin ifadesi olan davranışlara, eylemlere sınır koymak yerinde bir hareket olur. İnsanın elde ettiği bilgiler, sonsuz ve pasif olduğu için onlara değil, ama o bilgilerin kullanılışına, sınır koymak gerekir ki bunu da ancak değerler yapabilir.

İnsanın değerlere bağlılığından söz etmiştik. Bu bağlılık samimi ise, insanın hareketleri de samimidir; Sahte ise, o zaman değerlerin istismarı ile karşı karşıya kalırız.

Sahte bağlılıkta eğilim, ilgi menfîdir. Bir kimseyi sahte bağlılığa sevk eden amil menfaattir; meselâ kişi dinin emirlerini, gösterişe kapılmadan, çıkar düşünmeden sırf Allah'ın emri olduğu için yaparsa değere bağlılığı, samimi ve katıksız olur. Yoksa onu gösterişe iten değerin kendisi veya yapısı değildir. Değerlere sahte bağlılık, değerleri yıpratır. Eksiklikten kaynaklanan sahte dindarlık, ilahi doğruları doğru olarak öğretmek suretiyle önlenebilir.

İnsanın değer var eden bir varlık olduğunu ve tabiatta değerin olmadığını söylemiştik. Değerleri koyan, keşfeden ve onlara bağlanan insan olduğuna göre, insan değer ilişkisi açısından, değer-toplum, değer-kültür ilişkilerine de kısaca temas edelim:

Maddi olmayan, kalıcı olan değerler ruhsal öze dayanır. Değerlerin iman kavramına, ahiret alemine uzandığını söylemiştik. Kalıcı olan, aşkın olan, yani gerçeklikler dünyasını aşan, kaynağını aşkın varlıktan yani Allah'tan alan değerler, öbür dünyaya uzanır. Bundan dolayı gerçekler, nesneler dünyasından elde edilen verilerle sınırlandırılamaz.

İnsan ruhunun derinliklerindeki özlerden gücünü alan aşkın değerler, kültür dünyası içinde ortaya konabilir. Bu sebeple değerler, toplumları da etkiler, toplumlar kendi nüfuzlarını değerler sayesinde dünyaya yayma imkanı bulurlar. İnsanlar değerlere bağlılıkları nisbetinde, kültürleşirler, insanileşirler ve medenileşerek kültür ve medeniyet meydana getirebilirler. Toplum, devlet ve toplumun ana konuları, esasları, değerler zemininde varlık kazanırlar. Bundan dolayı değerleri yıkılmış, değerleri sarsılmış toplumlar ve kişiler ya çökerler yahut sıhhatli bir gelişme gösteremezler. Hayata mânâ veremezler. İnsan oluşlarını hissedemezler. Yaratıcı olamazlar. Köleliğe, gizli veya açık esarete boyun eğerler. Aksi de doğrudur. Değerlere samimiyetle bağlanan topluluklar sağlıklı, yaratıcı, hamleci olurlar. Huzurlu ve mutlu olurlar. Huzursuzluğun kaynağı, değer buhranıdır.

İnsan, neden değer meydana getirir, değer oluşturur? Biraz da bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım:

İnsan bu âleme tekâmül etmek, olgunlaşmak, kaba tabiatını yontmak için gelmiştir. Bundan dolayı kemâle ermeyi, mükemmelleşmeyi ister. Hareketlerini, davranışlarını mümkün mertebe hatasız veya sıfır hatâ ile yapmayı hedefler. Böylelikle, dış şartların ve kendi biyolojik yapısının yönlendirdiği bir canlı olmaktan çıkmak ister. Yalnız bunu başarabilmesi için zihninde ortaya çıkan belirsizlikleri yenmesi, seçenekleri iyi değerlendirmesi, belirsizlik ve kararsızlıktan kurtulması lazımdır.

Seçenekler arasında uygun olanı nasıl seçecek? Tereddüt ve kararsızlık içinde seçemez; rastgele veya yazı-tura ile de seçemez. O zaman kumar oynuyor demektir. Uygun davranışları seçmesi ve bunun kararını kesin vermesi lâzımdır. Ama bu da yetmez. Bu seçtiği davranışları yapabilmesi için uygun zamanı da iyi seçmesi gerekir. İşte bunlar onda kararsızlık ve tereddüt doğurabilir. Bu sıkıntılı durumdan kurtulmak için DEĞER oluşturmak ihtiyacını duyar.

Değerler, ahenkli ve çelişkisiz olmalıdır. Aynı zamanda hissen ve ruhen tatmin edici olmalıdır. Tereddütleri insandan kaldıracak olan kaynak, inançtır. Değerlerin ahenkli ve mantıklı, makul olması, inançtan kaynağını alması aynı zamanda onları, birleştirici kılar.

İnsan, Aşkın varlıktan, Allah'tan gelmeyen, sınırlamalardan, yasaklardan kaçabilir: cezalardan kendisini şöyle veya böyle kurtarabilir. Yasakların ulaşamayacağı zamanı ve zemini elde edebilir. Yani kanunları, örf ve âdetleri çiğneyebilir. İnsanın kaçamayacağı varlık, Allah, yahut mutlak varlıktır. Ona inanmayanlar bile ondan kurtulamaz. Allah'a inanmayan kişinin değişmez tatmin edici değerleri olamaz. Bu sebeple mezkur romancı Dostoyevski "Eğer Allah yoksa, her şey mubahtır" demişti. Yani Allah yoksa, bağlanacak, çekinecek bir şey yoktur; kontrol de yoktur.



Nitekim Hacı Bektaş Veli, 'Makâlât' adlı eserinde 'her insanı 360 melek korur. Sen bunları unutur, kendini yalnız sanır, edepsizlik (yani âhlaksızlık) yaparsın; ama hemcinslerinin yanında edepsizlik etmekten utanırsın. Hani senin meleklere inandığın?' diyerek insanın içinde bir otokontrol merkezi ve mekanizması kurmak ister. Çünkü her insana bir polis diksen bile, yine ahlaksızlık önlenemez. Zira polis de insandır. O da şaşar, o da yanılır ve yenilir, öyleyse hakiki kontrol, iç kontroldür ki, bu da, Allah'a bağlanmakla olur. Allah'a bağlanamayan insanlar şöyle veya böyle 'Home homini lupus' 'insan insanın kurdudur' hükmünü icra ederler.



Bugün yeryüzünde insanlar ve toplumlar, Allah'a inanamamanın, inanıp da bağlanamamanın azabını çekiyorlar denebilir. Allah'a samimiyetle bağlananlar, bilim ve teknoloji ile ters düşmezler ve onun nimetlerinden rahatça istifade ederler. Değerlerin ilgi duyulan, arzı edilen şeyler olduğunu ifade etmiştik. Bundan dolayı değerler zorlayıcı, dayatmacı değildir, kendilerini dayatmazlar. Ama gönüllere girerek insanı celbederler. Allah yoksa, beni belirleyecek değerler de yoktur. O zaman insan, kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürer ve kendini yaratmaya kalkar. Ateist varoluşçular da olduğu gibi (Bilhassa Jean Paul Sartre'da) Değerde bağlanma vardır; şahsiyet vardır. Bunlar yoksa değerlerde yoktur. 'Kendini Bil!' sözü bir değerdir, bir inancın gereğidir. Bağlanma da yine iman gerektirir. Değerlere ve onların kaynağına bağlanan kimse ahlaki bir şahsiyete sahip olabilir.



Yukarıda, bir inanç olarak değerin, dünyanın belli bir kısmıyla ilgili bilgi, duygu ve idraklerimizin bir terkibi olduğuna işaret etmiştik. Bu bize değerlerin yapısı ve teşekkülü hakkında bir ip ucu verir.



Mesela 'insanlara yardım etmek iyidir' önermesi veya hükmü çeşitli inançlara dayanır. Bu konudaki inancımız, insan ilişkileri ile ilgili muhtelif hayat tecrübelerimiz neticesinde doğmuştur.

1) İnsanın değerine ve yüce yaratılışına olan inanç,

2) İyilik yapmanın verdiği vicdan huzuruna olan inanç,

3) Yardım yapmanın sevgi ve merhameti yayıp kin ve nefreti kaldırdığına, dolayısıyla barış getirdiğine olan inanç,

4) Allah'ın iyileri sevdiğine O'nun rızasını kazandıracağına olan inanç,

5) Ahirette bunun bir karşılığı olacağına inanç. İşte bütün bu inançların, bu değerin oluşmasında katkısı vardır. Şu halde değerler ferdi olduğu kadar, içtimai (toplumsal) ve hatta evrenseldir.

Din eğitimi ve öğretimi ciddi, düzenli ve tatminkar olarak verilirse, fertlerin değerlere bağlılığı rahatlıkla temin edilir. Bu değerlere bağlanamayan kişiler, insanlık dışı tutum ve davranışlar sergiler.

Yalnız burada çok önemli bir nokta var: Değerler eğitimi, planlı bir şekilde yapılmalı; ama bunu sadece din eğitimine yüklememelidir. Nitekim Avrupa Konseyi yukarıda adı geçen kararında tarihi konular, tarihi kahramanlar da dahil okul kitaplarında farklı boyutlarda dinin özenle tasvir edilmesini tavsiye etmiştir. (madde: 16/c). Bu sebeple tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, insan hakları, biyoloji, sosyoloji gibi bir çok derste, bunlarla ilgili kitaplarda, yeri gelince manevi ve aşkın değerleri destekleyen, telkin eden ifadelere yer verilmelidir. Aksi takdirde 'Kaşığıyla verir, sapıyla gözünü çıkarır' ata sözünde denildiği gibi, Din Bilgisi derslerinde verilen değerlerin geri alınması durumuna düşülür.